Birgün öyle bir âdem düştü ki rahme,
Karanlıkları şafağa erdirecekti yüreğiyle
Bir sabah vaktiydi geldi dünyaya
Sonradan gördü ki şükür lazımdır,
Çiçekleri, denizleri, ufukları yaratana
Anladı ki taş da O’nun, toprak da
Başladı her daim sevgi göstermeye yaratılana
Bilirdi ki yaratılana sevgi, hürmetti Yaradan’a.
Sapı kurumuş çiçek, onun yüreğinde güneşini bulmuştu
Elinde bir tesbihle yüreğini konuşturmuştu
Sessizdi çehresi, kükreyeni ürküten olmuştu
Karanlık gecelerde kuru toprak,
Gözünün yaşıyla suya doymuştu.
Şahit olmuştu güvercin
İlim parlayan gözlerine
Rahat mekâna ne hacet;
Her yer mescitti ona yeryüzünde.
Yürümesiydi taşları gülümseten,
O ki; adımıyla onlara değer veren
Yüce gönlünde her nesneye hürmet vardı,
Hürmet ettiği her vakit, gökten bir kapı açılırdı.
Bir yıldız düştü sanıldı görmeye değer;
Anlaşıldı ki o gökyüzünde
Pak bir mücevhermiş meğer.
Fezada yalnız mı sandınız o ecrâmı,
O ki bir dünyada bin ahiret yaşardı.
Konuşması zikir
Susması fikir,
Bakışı ibretti Mevlâna’nın
Ne yüceydi ki gönlü, sahipti nazarına Hakk’ın.
Mütevaziliği üste çıkarmıştı toprağı,
Doğruluğu yanında sönmüştü güneşin ışığı.
Mevlâna’nın gözlerinde örülen bir dünya
Öyle bir dünya ki her ilmiğinde nakışlıdır Huda
Nasıl bir aşktır ki bu toprak olmaya değer
O, her kibri Hak yolunda;
Ezip geçeceği bir basamak eder.
Gülşen oldu yürekler,
Yaşla dolmuştu gözler,
Bir yürektir ki her dem;
Hakk’ı hakkıyla zikreder.
Semâya çevirmişti çehresini,
Gözlerini sulamaktaydı yağmur taneleri…
Bir kıpırdama belirdi alnında,
Farklı bir tebessüm vardı dudaklarında…
Kapanırken meşk dolu gözleri
Fark etmişti önündeki nurdan meleği
Yüreğini rahmet ferahlattı birden;
Elindeki tesbih ıslanırken. |